Yargıtay HGK. 18.5.2022 Tarihli ve 2022/397 E., 2022/701 K. Sayılı İlamı 

MAHKEMESİ : Yargıtay 11. Hukuk Dairesi (İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla)

1. Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı Yargıtay 11. Hukuk Dairesince ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan yargılama sonunda, davanın usulden reddine ilişkin verilen karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Hukuk Genel Kurulunca yapılan inceleme sonunda önce onanmış, davacı vekilinin karar düzeltme istemi üzerine kararın bozulmasına karar verilmiş ve Özel Dairece, Hukuk Genel Kurulunun bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi:

4. Davacı vekili 02.03.2015 harç tarihli dava dilekçesinde; müvekkili aleyhine açılan ihtiyatî tedbir istemli tespit davasında yapılan tespit sonucu bilirkişi raporu alındığını ve 12.08.2010 tarihinde verilen ek karar ile depodaki tohumların satılmaması için uygun koşullarda saklanmak üzere ihtiyatî tedbir konulmasına ve yediemine tevdiine karar verildiğini, bu kararı veren Antalya 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin davada görevli olmadığını, bu nedenle verilen tedbir kararı geçersiz olduğu gibi aynı zamanda gereksiz olduğunu, ayrıca müvekkili tarafından itiraz edilmiş ve böylece kesinleşmemiş bir tespit raporuna dayanarak tedbir uygulanmasının hatalı olduğunu, dosyanın görevsizlikle gönderildiği fikri sınai haklar mahkemesi sıfatı ile Antalya 3. Asliye Hukuk Mahkemesince de gerek müvekkili şirketin aldığı tespit raporları gerek yedieminin tohumların bozulacağına dair dilekçesi gerek bilirkişi raporları ve gerekse de tarafların itirazlarına rağmen hâkimlerin ihtiyatî tedbir ile ilgili gerekli tedbirleri aldırmadıkları gibi itirazları da değerlendirmediklerini, dört yıl boyunca tüm itirazlara rağmen ihtiyatî tedbiri kaldırmayarak uzun süre uygun olmayan depolama koşullarında kalan tohum materyallerinin çimlenme özelliğini yitirmesine ve çürümesine neden olunduğunu, fikri ve sınai haklar mahkemesi sıfatıyla Antalya 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın esasına dair kararın Yargıtay 11. Hukuk Dairesince bozulduğunu, bozma kararında davanın ıslahçı payına ilişkin olmadığının, uyuşmazlığın genel hükümler çerçevesinde görülmesi gerektiğinin belirtildiğini, bu durumda tüm aşamalar boyunca 5042 sayılı Kanun gereğince verilen ve devam ettirilen tedbir kararlarının da hukuka aykırı olduğunun netlik kazandığını, bu şekilde farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar veya hüküm verilmiş olması nedeniyle müvekkili şirketin ciddi zarara uğradığını, zararın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 46. maddesi gereğince davalı idareden tazmininin gerektiğini, ancak dava dosyasında çok sayıda bilirkişi raporu bulunması ve yargılama aşamasında alınacak bir bilirkişi raporu sonucu gerçek zararın ortaya çıkacak olması nedeniyle şimdilik davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla; bozulan tohumlara ilişkin şimdilik 10.000TL, bu tohum materyalleri için 1995 yılından beri yapılan yatırım ve Ar-Ge çalışmaları dâhil masraflara ilişkin şimdilik 10.000TL, bu tohumlar nedeniyle satışından elde edeceği ve mahrum kaldığı üç yıllık kâra ilişkin şimdilik 10.000TL olmak üzere toplam 30.000TL belirsiz tazminat alacağının olay tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı Cevabı:

5. Davalı … Hazinesi vekili 21.04.2015 havale tarihli cevap dilekçesinde; davanın süresinde açılmadığını, HMK’nın 46. maddesinde gösterilen sınırlı ve sayılı durumları ifade eden sorumluluk nedenlerinin koşullarının oluşmadığını, ayrıca HMK’nın 48. maddesine göre dayanılan sorumluluk nedenlerini ispata yarayacak yeterli delil de sunulmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

6. İhbar olunan hâkimler yargılamaya katılmamışlar ve beyanda bulunmamışlardır.

Özel Daire Kararı:

7. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 22.12.2015 tarihli ve 2015/2 E., 2015/1 K. sayılı kararı ile; HMK’nın 107. maddesiyle birlikte, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanun’da (HUMK) yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davasının kabul edildiği, bu düzenleme ile davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacak miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenememesi hâline mahsus olarak davacıya belirsiz alacak davası açma hak ve imkânı tanındığı, miktar veya değerin belirlenememe hâlinin varlığı için davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkânsızlığa dayanması gerektiği, madde gerekçesinde de yer aldığı üzere davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa böyle bir dava açılamayacağı, zira miktar veya değerin bilindiği durumlarda belirsiz alacak davası açılmasının hukukî yarardan yoksun olduğu, miktar veya değerin bilindiği ihtimallerde, davacının kullanması gereken imkânın HMK’nın 109. maddesinde düzenlenen kısmi dava olduğu, kategorik olarak belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da söz edilemeyeceği, alacağın hangi hâllerde belirsiz, hangi hâllerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılmasının mümkün olmayıp her bir davaya konu alacak bakımından somut olayın özelliklerinin nazara alınarak sonuca gidilmesinin gerektiği, HMK’nın 107/2. maddesinde, sorunun çözümünde yol gösterici mahiyette kriterlere yer verildiği, bu fıkrada karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceğinin hüküm altına alındığı, madde gerekçesinde de “karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu” belirlenebilme hâlinin açıklandığı, davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve bu belgelere dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da (gerçekten) mümkün olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hâle geleceği durumlarda alacağın belirsiz kabul edilmesi gerektiği, alacağın miktarının belirlenebilmesinin tahkikat aşamasında delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceğinin kabul edilmesi gerektiği, ne var ki bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesinin belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli olmadığı, bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen davacı dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa belirsiz alacak davası açılamayacağı, bu nedenle şartları bulunmadığı hâlde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı durumlarda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukukî yarar yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmesi gerektiği, HMK’nın 114/1-h maddesinde hukukî yarar dava şartları arasında sayılmış olup, böyle bir eksikliğin HMK’nın 115/2. maddesi uyarınca giderilebilecek dava şartları arasında da görülemeyeceği, davacı tarafa bu amaçla ek bir süre verilmesinin de mümkün olmadığı, bu açıklamalar ışığında somut olaya dönüldüğünde davacı vekili “belirsiz alacak davası” olarak niteleyerek davasını açmış ise de, delil olarak dayanılan Antalya 3. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2014/60 D. İş sayılı delil tespit dosyası incelendiğinde, davacının talebi üzerine yapılan 17.09.2015 tarihli delil tespit raporunda davacının, davaya konu olay sebebiyle uğradığı zarar, Ar-Ge çalışmaları için yapılan harcamalar yönünden 3.300.000TL, domates, biber ve hıyar çeşit ve hatları için yapılan harcamalar yönünden 2.475.000TL, mahrum kalınan kâr yönünden ise 5.875.000TL olarak belirlendiği, söz konusu rapora davacı tarafın herhangi bir itirazının da bulunmadığı, bu itibarla bu davanın açıldığı tarih itibariyle davacının uğradığını ileri sürdüğü zarar miktarı belirlenebilir nitelikte olduğu hâlde davacı tarafça “belirsiz alacak davası” açılmasının HMK’nın 107. maddesindeki düzenlemeye açıkça aykırı olduğu gerekçesi ile davanın hukukî yarar yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunun Onama Kararı:

8. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

9. Hukuk Genel Kurulunun 22.11.2017 tarihli ve 2016/11-1239 E., 2017/1398 K. sayılı kararı ile Özel Daire kararının onanmasına oy çokluğu ile karar verilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunun Bozma Kararı:

10. Hukuk Genel Kurulunun onama kararına karşı süresi içinde davacı vekili karar düzeltme isteminde bulunmuştur.

11. Hukuk Genel Kurulunun 26.02.2019 tarihli ve 2019/11-4 E., 2019/202 K. sayılı kararı ile; “…Somut olay bakımından davacı şirketin belirsiz tazminat alacağı davasına konu ettiği; tohumların bedeli, tohumlar için yapılan yatırım ve Ar-Ge çalışmaları dahil masraflar ve tohumların satışından elde edeceği ve mahrum kaldığı kâra ilişkin talepleri ile ilgili olarak zararın varlığının ve miktarının belirlenebilmesi, ancak yargılama sırasında delilerin toplanıp değerlendirilmesinden sonra mümkün olabilecektir. Bu nedenle davacının iddia ettiği zararın dava tarihi itibariyle miktar ve değerinin tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenemeyeceği kabul edilmelidir.

Davacı şirketin talebi üzerine Antalya 3. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2014/60 D.İş sayılı dosyasında düzenlenen 17.09.2015 tarihli delil tespit raporunda davacının davaya konu olay sebebiyle uğradığı zararın, Ar-Ge çalışmaları için yapılan harcamalar yönünden 3.300.000,00TL, domates, biber ve hıyar çeşit ve hatları için yapılan harcamalar yönünden 2.475.000,00TL, mahrum kalınan kâr yönünden ise 5.875.000TL olduğu belirtilmiş ise de, sözü edilen delil tespiti raporunun dışında dosya kapsamında birçok bilirkişi raporu bulunduğu, bu raporların birbiri ile ve delil tespiti raporu ile çelişkili olduğu anlaşılmaktadır. Kaldı ki davacı tarafça dava açılmadan önce delil tespiti yaptırma yoluna gidilmiş olmasının, davaya konu edilen zarar veya alacak miktarının belirli hâle getirdiği şeklinde yorumlamak Kanunun amacına aykırıdır.

Ayrıca, hâkimin hukuki sorumluluğunu düzenleyen HMK’nın 46. ve devamı maddelerinde, kategorik olarak bu tür davaların belirsiz alacak davası olarak açılamayacağına ilişkin bir düzenleme bulunmadığı da göz önünde bulundurulduğunda, Yasa koyucunun amaçlamadığı bir sonuca ulaşmanın isabetli olduğundan söz edilemez.

Belirtilen nedenlerle, davacı şirketin davaya konu taleplerinin belirsiz alacak davasına konu olabilecek nitelikte olduğu ve dava tarihi itibariyle zararın miktar ve değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenemeyeceği anlaşılmakla HMK’nın 107. maddesine uygun olarak, aradaki hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar veya değeri belirtmek suretiyle dava açabileceği sonucuna varılmıştır.

Bunun yanı sıra, somut olayda davacının iddia ettiği zararın varlığını ve miktarının tespiti açısından hukuki korunma sağlanması hususunda mahkemeye başvurmasında hâlihazırda korunmaya değer bir yararı bulunmaktadır. Bir başka ifadeyle, davacı hakkına kavuşmak için bir mahkeme kararına muhtaç konumda bulunduğundan, eldeki davayı açmasında hukuki yararı bulunmadığını kabul etmek mümkün değildir.” gerekçesiyle Özel Dairenin kararı oy çokluğu ile bozulmuştur.

Özel Dairenin Direnme Kararı:

12. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 12.11.2019 tarihli ve 2019/1 E., 2019/4 K. sayılı kararı ile; “…Dairemizin 2015/5542 E. – 2015/12579 K. Sayılı kararında da ilkeleri ortaya konulduğu üzere, 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. Maddesiyle birlikte, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir. 6100 sayılı HMK’nın 107. Maddesinde yer alan;

“(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

(2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.

3) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir”

Şeklindeki düzenleme ile davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacak miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenememesi haline mahsus olarak davacıya belirsiz alacak davası açma hak ve imkanı tanınmıştır. Miktar veya değerin belirlenememe halinin varlığı için, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkansızlığa dayanması gerekmektedir. Madde gerekçesinde de yer aldığı üzere “Açılacak davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa, böyle bir dava açılamaz”.

Zira, miktar veya değerin bilindiği durumlarda belirsiz alacak davası açılması hukuki yarardan yoksundur. Miktar veya değerin bilindiği ihtimallerde, davacının kullanması gereken imkan HMK 109. maddesinde düzenlenen kısmi davadır.

Kategorik olarak, belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da söz edilemez. Alacağın hangi hallerde belirsiz, hangi hallerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün olmayıp, her bir davaya konu alacak bakımından somut olayın özelliklerinin nazara alınarak sonuca gidilmesi gereklidir. Nitekim öğretide “Talep sonucunun belirlenmesinin imkansız olması” halinde de, belirsiz alacak davası açılamaz. Bu imkansızlığın bir “objektif imkansızlık” olması gerektiği savunulmuştur (Ş. Görgün, L. Börü, B. Toraman, M. Kodakoğlu, Medeni Usul Hukuku, s.279). Canıtez, yeni bir aracın yanması halinde zararın tespiti kolay olacağından belirsiz alacak davasına konu olamayacağını belirtmiştir. Yine yazara göre, bilirkişi incelemesine ihtiyaç duyulan her durumda alacağın belirsiz olduğunun kabulü mümkün değildir. Keza alacak miktarı hakkında uyuşmazlık bulunması de talep sonucunun belirlenmesinin beklenemeyecek hal olması anlamına gelmez. Dava (H. Pekcanıtez, Medeni Usul Hukuku, C.2, s.1028 vd., dn.232). 6100 sayılı HMK’nın 107/2. maddesinde, sorunun çözümünde yol gösterici mahiyette kriterlere yer verilmiştir. Anılan madde fıkrasında, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği hüküm altına alınmış, madde gerekçesinde de “karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneği bilirkişi ya da keşif incelemesi sonucu)” belirlenebilme hali açıklanmıştır. Belirsiz alacak davası açan davacı, dava dilekçesinde neden alacak miktarını tam olarak belirleyemediğini ortaya koyması gerekir (M. Atalı, İ. Ermenek, E. Erdoğan, Medeni Usul Hukuku, s.336).

Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve bu belgelere dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da (gerçekten) mümkün olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir.

Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmelidir. Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen davacı dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz.

Bu noktada şu da açıklığa kavuşturulmalıdır ki, şartları bulunmadığı halde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmesi gerekmektedir. HMK 114/1-h maddesinde hukuki yarar dava şartları arasında sayılmış olup, böyle bir eksiklik HMK 115/2 maddesi uyarınca giderilebilecek dava şartları arasında da görülemeyeceğinden, davacı tarafa bu amaçla ek bir süre verilmesi de mümkün değildir.

Bu açıklamalar ışığında somut olaya dönüldüğünde; davacı vekili dava dilekçesinin birinci sayfasında “belirsiz alacak davası” olarak niteleyerek davasını açmış ise de, dava dosayı ile delil olarak dayanılan Antalya 3.Sulh Hukuk Mahkemesinin 2014/60 D.İş sayılı delil tespit dosyası birlikte değerlendirildiğinde, davacının hangi miktar hangi miktar tohumuna el konulduğunun sabit olduğu, tohum araştırmaları için ne kadar süre çalışma yaptığı ve hangi miktarda masraf yaptığının bizzat kendi kayıtlarıyla sabit olduğu, kötü koşullarda muhafaza nedeniyle tohumların tamamının telef olduğunun da sabit olduğu, kendisi de tohum satıcısı olduğu için her bir tohumun birim fiyatının ne olduğu, kendisince hangi kar oranında satıldığı ve ne miktarda kardan mahrum kalındığının kendisince bilindiği gibi, bu durumu bir kez de davadan önce delil tespit raporuyla da tevsik ettirdiği, buna göre zararın bizzat davacının talebi üzerine yapılan 17.09.2015 tarihli delil tespit raporunda davacının, Ar-Ge çalışmaları için yapılan harcamalar yönünden 3.300.000 TL, domates, biber ve hıyar çeşit ve hatları için yapılan harcamalar yönünden 2.475.000 TL, mahrum kalınan kâr yönünden ise 5.875.000 TL olarak belirlendiği, yargılama sırasında bilirkişi raporu alınacak olmasının veya ileri sürülen miktara davalının karşı çıkmasının, davacının zararını bilemeyeceği anlamına gelmediği, zira raporun ileri sürülen iddia ve savunmaları denetlemek amacıyla alınmasının gerekeceği, söz konusu rapora davacı tarafın her hangi bir itirazının da bulunmadığı, bu itibarla bu davanın açıldığı tarih itibariyle davacının uğradığını ileri sürdüğü zarar miktarı belirlenebilir nitelikte olduğu halde davacı tarafça “belirsiz alacak davası” açılması HMK 107. maddesindeki düzenlemeye açıkça aykırı bulunduğundan davanın hukuki yarar yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verilmesi gerekir” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:

13. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu Kararı:

14. Hukuk Genel Kurulunun 23.06.2020 tarihli ve 2020/11-228 E., 2020/444 K. sayılı kararı ile;

“…II. ÖN SORUN

14. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında öncelikle; ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan yargılamada, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin kararının Hukuk Genel Kurulunca bozulması üzerine Özel Daire tarafından direnme kararı verilip verilemeyeceği hususu ön sorun olarak tartışılmıştır.

III. GEREKÇE

15. Dava, 6100 sayılı HMK’nın 46. maddesine dayalı tazminat istemine ilişkindir.

16. 6100 sayılı HMK’nın 46. maddesinde sorumluluk nedenleri sınırlı olarak sayılmış olup,

“(1) Hâkimlerin yargılama faaliyetinden dolayı aşağıdaki sebeplere dayanılarak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir:

a) Kayırma veya taraf tutma yahut taraflardan birine olan kin veya düşmanlık sebebiyle hukuka aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması.

b) Sağlanan veya vaat edilen bir menfaat sebebiyle kanuna aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması.

c) Farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar veya hüküm verilmiş olması.

ç) Duruşma tutanağında mevcut olmayan bir sebebe dayanılarak hüküm verilmiş olması.

d) Duruşma tutanakları ile hüküm veya kararların değiştirilmiş yahut tahrif edilmiş veya söylenmeyen bir sözün hüküm ya da karara etkili olacak şekilde söylenmiş gibi gösterilmiş ve buna dayanılarak hüküm verilmiş olması.

e) Hakkın yerine getirilmesinden kaçınılmış olması.”

Şeklinde düzenlenmiştir.

17. HMK’nın “Davaların açılacağı mahkeme” başlıklı 47. maddesinde de “Devlet aleyhine açılan tazminat davası, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hâkimlerinin fiil ve kararlarından dolayı, Yargıtay ilgili hukuk dairesinde; Yargıtay Başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesinde ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür. Dava, bu dairenin Başkan ve üyelerinin fiil ve kararlarından dolayı ise yargılama Yargıtay Üçüncü Hukuk Dairesinde yapılır. Verilen kararların temyiz incelemesi Hukuk Genel Kurulunca yapılır. Temyiz incelemesine, kararı veren başkan ile üyeler katılamaz.

(2) Devletin sorumlu hâkime karşı açacağı rücu davası, tazminat davasını karara bağlamış olan mahkemede görülür.” hükmü getirilmiştir.

18. HMK’nın 373. maddesinde ise “İlk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesi kararında direnirse, bu kararın temyiz edilmesi durumunda inceleme, kararına direnilen dairece yapılır. Direnme kararı öncelikle incelenir. Daire, direnme kararını yerinde görürse kararını düzeltir; görmezse dosyayı Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderir.” düzenlemesi mevcuttur.

19. Anılan mevzuat hükümlerinde, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hâkimlerinin fiil ve kararlarından dolayı, Devlet aleyhine açılan tazminat davalarının Yargıtay ilgili hukuk dairesinde ilk derece mahkemesi sıfatıyla görüleceği ve verilen kararların temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulunca yapılacağı düzenlenmiştir. Buna göre Hukuk Genel Kurulunun yapacağı temyiz incelemesi sonucunda Özel Daire kararı bozulduğu takdirde Özel Daire kendiliğinden tarafları duruşmaya davet edip dinledikten sonra Hukuk Genel Kurulunun bozma kararına uyulup uyulmayacağına karar verecektir.

20. Hâkimlerin hukuki sorumluluğunu düzenleyen HMK’nın 46 ve devamı maddelerinde ayrı bir yargılama usulü öngörülmediğinden hâkimlerin fiillerinden dolayı tazminat istemlerine ilişkin yargılamalar HMK’daki usule göre yapılacaktır. HMK’nın 373. maddesine göre ilk derece mahkemesi ve bölge adliye mahkemesi Yargıtayın bozma kararına direnebileceğinden ilk derece mahkemesiyle yargılama yapan Özel Daire de Hukuk Genel Kurulunun bozma kararına direnebilecektir. Bu nedenle oy çokluğu ile ön sorun bulunmadığı sonucuna varılarak Özel Daire direnme kararının yerinde olup olmadığının incelenmesine geçilmiştir.

21. Yargıtay 11. Hukuk Dairesince ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan yargılama sonunda, davanın usulden reddine ilişkin verilen karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Hukuk Genel Kurulunun 22.11.2017 tarihli ve 2016/11-1239 E., 2017/1398 K. sayılı kararı ile onanmış, davacı vekilinin karar düzeltme istemi üzerine Hukuk Genel Kurulunun 26.02.2019 tarihli ve 2019/11-4 E., 2019/202 K. sayılı kararı ile kararın bozulmasına karar verilmiş, bozma kararına karşı Yargıtay 11. Hukuk Dairesince direnilmesi üzerine verilen direnme kararı davacı vekili tarafından süresi içinde temyiz edilmiştir.

22. 6100 sayılı HMK’nın 373. maddesi gereğince yapılan inceleme sonucunda, Hukuk Genel Kurulunca verilen 26.02.2019 tarihli ve 2019/11-4 E., 2019/202 K. sayılı kararın usul ve yasaya uygun olduğu ve Özel Dairece verilen direnme kararının yerinde olmadığı sonucuna varılmıştır.

23. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, Özel Dairece verilen direnme kararının yerinde olduğu ve bu nedenle onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğunca kabul edilmemiştir.

24. Hâl böyle olunca Yargıtay 11. Hukuk Dairesince verilen direnme kararının incelenmesi için dosyanın Yargıtay Büyük Genel Kuruluna gönderilmesi gerekmektedir.” gerekçesiyle davacı vekilinin direnme kararına ilişkin temyiz itirazlarının incelemesi yapılmak üzere dosyanın Yargıtay Büyük Genel Kuruluna gönderilmesine oy çokluğuyla karar verilmiştir.

Yargıtay Büyük Genel Kurulu Kararı:

15. Yargıtay Büyük Genel Kurulunun 26.01.2022 tarihli ve 2022/1 E., 2022/1 K. sayılı kararı ile; “…İlk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan 11. Hukuk Dairesinin verdiği direnme kararının temyizen inceleme görevinin, Yargıtayın hangi karar organına ait olduğunun belirlenmesi, öncelikle çözülmesi gereken meseledir.

HMK’nın 46. maddesi uyarınca, maddede sayılan sebeplere dayalı, Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir. Devlet aleyhine açılacak tazminat davası, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hâkimlerinin fiil ve kararlarından dolayı Yargıtay ilgili hukuk dairesinde, ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür. Verilen kararların temyiz incelemesi Hukuk Genel Kurulunca yapılır ( HMK m 47 ).

Maddenin değişiklikten önceki halinde Yargıtay Başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı açılacak tazminat davalarının ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda görüleceği, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun vermiş olduğu kararlara karşı temyiz incelemesinin, Yargıtay Büyük Genel Kurulunda yapılacağı öngörülmekteydi.

İlk derece mahkemesi sıfatıyla davaya bakacak Hukuk Genel Kurulunun, o tarihte 47 olan üye sayısı ile duruşma yapması, temyiz incelemesini yapacak Yargıtay Büyük Genel Kurulunun ise o tarihte 469 olan üye sayısı ile toplanmak zorunda kalmasının doğuracağı sorunlar gözetilerek, 6644 sayılı Kanunla değişiklik yapılmış, yapılan düzenlemeyle görevli daireler belirlenmiş ve bu dairelerin kararlarına karşı yapılacak temyiz incelemesinin Yargıtay Büyük Genel Kurulu yerine Hukuk Genel Kurulunda yapılacağı belirtilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının, mahkemelerin kuruluşu başlıklı 142. maddesine göre mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri ancak kanunla düzenlenebilir. Aynı doğrultuda Hukuk Muhakemeleri Kanununun 1. maddesine göre mahkemelerin görevi ancak kanunla düzenlenebilir. Kanuna dayanmayan ve kuruluşunu kanundan almayan hiçbir kimse veya organ yargı görevi yapamaz.

2797 sayılı Yargıtay Kanununun 1. maddesine göre; Yargıtay adliye mahkemelerince verilen karar ve hükümlerin son inceleme mercii olup 3. maddede belirtilen karar organlarından; Hukuk Genel Kurulunun görevleri 15. maddede, Yargıtay Büyük Genel Kurulunun görevleri ise 16.maddede sayılmıştır. Bu hükümlere göre Hukuk Genel Kurulu, ilk derece mahkemesi olarak ilgili dairelerce verilen hükümlerin temyiz yoluyla incelemesini de yapmakla görevlidir. Yargıtay Büyük Genel Kurulunun, Hukuk Genel Kurulunun kararlarına karşı temyiz inceleme görevi bulunmamaktadır.

Hukuk Muhakemeleri Kanununun 47. maddesinde, 6644 sayılı kanunla yapılan değişiklikle, bu tür davaların açılacağı mahkemeler ile verilen kararların temyizi halinde temyiz incelemesini yapacak merci belirtilmiş ise de Hukuk Genel Kurulunun temyiz incelemesi sonucu verdiği kararlara karşı yasa yolu belirtilmemiştir.

Hukuk Muhakemeleri Kanununun 373. maddesinin 7. bendi gereğince ilk derece mahkemesi, Hukuk Genel Kurulunun verdiği karara uymak zorundadır. Açıklanan nedenlerle yasa yolu incelemesinin Hukuk Genel Kurulunca nihayete erdirileceğinin kabulü gerekmektedir.

Üç dereceli yargılanma hakkına karşı, iki dereceli yargılamanın adil yargılanma hakkına aykırı olduğu savunulabilir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 36. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesine göre herkes davasını, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklarda, yasa ile kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakkaniyete uygun görülmesini isteme hakkına sahiptir. Bunun yanında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmeye ek 7 No’lu protokolün 2.maddesine göre, bir mahkeme tarafından verilen kararın daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkı gerekmekte ise de ilgilinin birinci derece mahkemesi olarak en yüksek mahkemede yargılandığı hallerde bu husus istisnaya tâbi tutulmuştur. AİHS’in 6. maddesi mahkeme kararlarına karşı kanun yolu başvurusunda bulunma hakkını güvence altına almaktadır. Ancak bir devlet, kendi takdirine bağlı olarak kanun yolu başvuru yöntemleri belirleyebilir.

Somut olayda, davacı tarafından açılan tazminat davası, ilk derece mahkemesi sıfatıyla yüksek mahkemenin bir dairesi tarafından karara bağlanmıştır. Bu kararın temyizi üzerine Yargıtay’ın bir başka organı tarafından temyiz incelemesi yapılmış olduğundan, iki dereceli yargılama ile adil yargılanma hakkı sağlanmıştır.

Yukarıda açıklandığı üzere, yasa koyucu, Yargıtay Başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı yapılan yargılamaların temyiz incelemesini HMK’da 6644 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikle Hukuk Genel Kurulunun vereceği karar ile sonlandırmıştır.

Anayasanın ve Hukuk Muhakemeleri Kanununun yukarıda sözü edilen hükümleri uyarınca, ancak kanunla belirlenmesi gereken ve kamu düzenine ilişkin olduğunda şüphe bulunmayan görevli merciin yorum ya da kıyas yoluyla ihdas edilmesi mümkün değildir. Yargıtay Büyük Genel Kurulunun temyiz inceleme görevi bulunmadığından 11. Hukuk Dairesinin direnme kararının temyiz incelemesi hakkında bir karar verilmek üzere dava dosyasının Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmiştir.” gerekçesiyle dosyanın incelenmeksizin Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmiştir.

II. ÖN SORUN

16. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında öncelikle; ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan yargılamada, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin kararının Hukuk Genel Kurulunca bozulması üzerine Özel Daire tarafından direnme kararı verilip verilemeyeceği hususu ön sorun olarak tartışılmış, Hukuk Genel Kurulunun 23.06.2020 tarihli ve 2020/11-228 E., 2020/444 K. sayılı kararının 15 ilâ 20. paragraflarında belirtilen gerekçelerle ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Özel Dairece, Hukuk Genel Kurulunun bozma kararına direnebileceği, bu nedenle oy çokluğu ile ön sorunun bulunmadığı sonucuna varılarak Özel Daire direnme kararının temyiz incelemesine geçilmiştir.

III. GEREKÇE

17. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle belirsiz alacak davasının hukukî niteliğinden bahsetmekte yarar bulunmaktadır.

18. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesiyle, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.

19. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Belirsiz alacak ve tespit davası” başlıklı 107. maddesinin 28.07.2020 tarihli ve 31199 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un (7251 sayılı Kanun) ile değiştirilmeden önceki metninde;

“1- Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

2- Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.

3- Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir.” düzenlenmesi bulunmakta iken; 7251 sayılı Kanun’un 7. maddesi ile madde başlığı “Belirsiz alacak davası”; 2. fıkrası “(2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir. Aksi takdirde dava, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanır.” şeklinde değiştirilmiş; maddenin 3. fıkrası ise yürürlükten kaldırılmıştır.

20. Hükümet tasarısında yer almayan bu madde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu tarafından esasen baştan miktar veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının sağlanması gerekçesi ile ihdas edilmiş ve kanunlaşmıştır.

21. Bu Kanun hükmünün pratik sonucu özellikle tazminat davalarında görülecek; dava tarihinde (hesap güçlüğü ya da zarar verici durumun gelişmekte olması dolayısıyla) zararının miktarını tespit edemeyen davacı, davasını küçük bir tutarla açarak, daha sonra (zarar tutarını belirlemek mümkün hâle gelince), ıslah yoluna başvurmadan talebini artırabilecektir (Kuru, Baki/Budak, Ali Cem: Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Getirdiği Başlıca Yenilikler, İstanbul Barosu Dergisi, Cilt 85, Sayı 2011/5, s. 13).

22. Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hâli, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen, miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkânsızlığa dayanmalıdır.

23. Madde gerekçesinde; “Bu davanın kabul edilmesinin artık salt hukuki korumanın ötesine geçilerek “etkin hukukî koruma”nın gündeme gelmiş olmasının da bunu gerektirdiği belirtildiği gibi, hak arama durumunda olan kişi, talepte bulunacağı hukukî ilişkiyi, muhatabını ve bu ilişkiden dolayı talep edeceği miktarı asgarî olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağının tamamını tam olarak tespit edemeyebilecektir. Belirsiz alacak ve tespit davalarına ilişkin hükümlerin mukayeseli hukukta da yer aldığı dikkate alınarak, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklının, hukukî ilişki ile asgarî bir miktar ya da değer belirterek belirsiz alacak davası açabilmesi kabul edilmiştir. Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmaması ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Belirsiz alacak veya tespit davası açıldıktan sonra, yargılamanın ilerleyen aşamalarında, karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneğin, bilirkişi ya da keşif incelemesi sonrası), baştan belirsiz olan alacak belirli hâle gelmişse, davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilmesi benimsenmiştir. Miktarı belirsiz alacaklarda zamanaşımının dolmasına çok kısa sürenin varolduğu hâllerde yalnızca tespit yahut kısmi eda ile birlikte tespit davasının açılabileceği genel olarak kabul edilmektedir. Alacaklı, yalnızca eda davası veya yalnızca tespit davası yahut kısmi eda ile birlikte külli tespit davası açabilme seçeneklerine sahip olduğu, hak-arama özgürlüğünün (Any.m.36, İHAS.m.6) özünde varolan bu seçenekler, yasa veya içtihat yoluyla yasaklanamayacağı, esasen tam veya kısmi olmasına bakılmaksızın her eda davasının temelinde bir külli tespit unsuru bulunduğu, başka deyimle eda hükmünde tertip olunan her durumun arkasında sorumluluk saptanmasını içeren bir zorunlu ön tespit kabulü mevcuttur.” şeklindeki açıklamayla, alacağın belirsiz olup olmadığı ile ilgili olarak bazı kriterler kabul edilmiştir.

24. Bu kıstaslar, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin;

i. Davacının kendisinden beklenememesi,

ii. Bunun olanaksız olması,

iii. Açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması olarak belirtilmektedir.

25. Belirsiz alacak davasının getirdiği en önemli etkin koruma, usûl ekonomisi ve hak arama özgürlüğüne hizmet etmesi yanında, davacının yüksek yargılama giderlerine katlanma ve dava konusu hakkın zamanaşımına uğrama riskini azaltmasıdır.

26. Dava konusu edilen alacağın belirli olup olmadığı ile ilgili olarak davanın açıldığı tarihte alacağın miktarının yahut değerinin tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenememesi kriteri ile açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktar ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması kriterini birlikte değerlendirip sonuca gidilmesi gerekir.

27. Sırf taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması, talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olması anlamına gelmez. Önemli olan objektif olarak talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır. Sadece alacak miktarında taraflar arasında uyuşmazlık bulunması ya da miktarın tartışmalı olmasının belirsiz alacak davası açılması için yeterli sayılması hâlinde, neredeyse tüm davaların belirsiz alacak davası olarak kabulü gerekir ki, bu da kanunun amacına aykırıdır.

28. Önemli olan davacının talebini belirli kılacak imkâna sahip olup olmadığıdır. Burada, alacağın belirlenebilir olması ile ispat edilebilirliğinin de ayrıca değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Davacının talep ettiği alacağı belirlemesi objektif olarak mümkün, ancak belirleyebildiği alacağını ispat etmesi, kanunun öngördüğü şekilde (elindeki delillerle) mümkün değilse, burada da belirsiz alacak davası açılacağından söz edilemez. Çünkü bir alacağın belirlenmesi ile onun ispatı ayrı şeylerdir. Davacı, talep konusu yaptığı alacağını çok net şekilde belirleyebilir, ancak her zaman onu ispat edecek durumda olmayabilir. Aksinin kabulü, her ispat güçlüğü olan alacağı belirsiz alacağa dönüştürmek gibi, hem kanunun amacına hem de genel ilkelere aykırı bir durumu ortaya çıkartabilir.

29. Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmelidir. Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen davacı dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz.

30. Kategorik olarak, belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da söz edilemez. Alacağın hangi hâllerde belirsiz, hangi hâllerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün olmayıp, her bir davaya konu alacak bakımından, belirsiz alacak davasına ilişkin ölçütlerin somut olaya uygulanarak, belirleme yapılması gereklidir.

31. Bu noktada, dava şartları ve dava şartlarından olan hukukî yarar kavramı üzerinde kısaca durulmasında yarar bulunmaktadır.

32. Dava şartları HMK’nın 114 ve 115. maddelerinde düzenlenmiş olup, davanın esası hakkında yargılama yapılabilmesi için varlığı veya yokluğu gerekli olan hâllerdir.

33. Dava şartlarından biri olmadan açılan dava da, açılmış (var) sayılır, yani derdesttir. Ancak, mahkeme, dava şartlarından birinin bulunmadığını tespit edince, kural olarak davanın esası hakkında inceleme yapamaz; davayı (kural olarak) dava şartı yokluğundan (usulden) reddetmekle yükümlüdür (m. 115/2-c. 1; istisna m. 115/2-c. 1 ve c. 2).

34. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114/1-h bendine göre davacının, dava açmakta hukukî yararının bulunması bir dava şartıdır. Maddenin gerekçesinde; “Burada sözü edilen hukuki yarardan maksat, davacının sübjektif hakkına hukuki korunma sağlanması hususunda mahkemeye başvurmasında hâli hazırda hukuken korunmaya değer bir yararın bulunmasıdır. Bir başka ifadeyle, davacı hakkına kavuşmak için, hâli hazırda mahkeme kararına muhtaç konumda değilse onun hukuki yararının bulunduğundan söz etmek mümkün değildir.” şeklinde açıklanmıştır.

35. Davacının dava açmaktaki yararının hukukî, korunmaya değer, güncel ve dava açıldığı anda var olması gerekmektedir.

36. Yukarıda açıklanan maddi ve hukukî olgular ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı vekili dava dilekçesinde, müvekkili şirket aleyhine açılan tespit davasında verilen ek karar ile depodaki tohumlar üzerine uygun koşullarda saklanmak üzere ihtiyatî tedbir konulmasına ve yediemine tevdiine karar verildiğini, daha sonraki aşamalarda da gerek alınan tespit ve bilirkişi raporlarına, gerek yedieminin tohumların bozulacağına dair dilekçesi ve gerekse de itirazlara rağmen gerekli tedbirlerin alınmadığını, dört yıl boyunca tüm itirazlara rağmen ihtiyatî tedbiri kaldırmayan hâkimlerin uzun süre uygun olmayan depolama koşullarında kalan tohumların çimlenme özelliğini yitirmesine ve çürümesine neden olduklarını, bu nedenlerle müvekkili şirketin uğradığı zararın HMK’nın 46. maddesi gereğince tazmini gerektiğini ileri sürmüş, dava dosyasında çok sayıda bilirkişi raporu bulunması ve gerçek zararın yargılama aşamasında alınacak bir bilirkişi raporu ile belirlenecek olması nedeniyle şimdilik davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığını belirtmiştir.

37. Dava dilekçesinde talep sonucu olarak, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere bozulan tohumlara ilişkin şimdilik 10.000TL, bu tohumlar için 1995 yılından beri yapılan yatırım ve Ar-Ge çalışmaları dâhil masraflara ilişkin şimdilik 10.000TL, bu tohumların satışından elde edeceği ve mahrum kaldığı üç yıllık kâra ilişkin şimdilik 10.000TL olmak üzere toplam 30.000TL belirsiz tazminat alacağının olay tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili istenmiştir.

38. Somut olay bakımından davacı şirketin belirsiz tazminat alacağı davasına konu ettiği; tohumların bedeli, tohumlar için yapılan yatırım ve Ar-Ge çalışmaları dahil masraflar ve tohumların satışından elde edeceği ve mahrum kaldığı kâra ilişkin talepleri ile ilgili olarak zararın varlığının ve miktarının belirlenebilmesi, ancak yargılama sırasında delilerin toplanıp değerlendirilmesinden sonra mümkün olabilecektir. Bu nedenle davacının iddia ettiği zararın dava tarihi itibariyle miktar ve değerinin tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenemeyeceği kabul edilmelidir.

39. Davacı şirketin talebi üzerine Antalya 3. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2014/60 D. İş sayılı dosyasında düzenlenen 17.09.2015 tarihli delil tespit raporunda davacının davaya konu olay sebebiyle uğradığı zararın, Ar-Ge çalışmaları için yapılan harcamalar yönünden 3.300.000TL, domates, biber ve hıyar çeşit ve hatları için yapılan harcamalar yönünden 2.475.000TL, mahrum kalınan kâr yönünden ise 5.875.000TL olduğu belirtilmiş ise de, sözü edilen delil tespiti raporunun dışında dosya kapsamında birçok bilirkişi raporu bulunduğu, bu raporların birbirleriyle ve delil tespiti raporu ile çelişkili olduğu anlaşılmaktadır. Kaldı ki davacı tarafça dava açılmadan önce delil tespiti yaptırma yoluna gidilmiş olmasının, davaya konu edilen zarar veya alacak miktarının belirli hâle getirdiği şeklinde yorumlamak Kanun’un amacına aykırıdır.

40. Ayrıca, hâkimin hukukî sorumluluğunu düzenleyen HMK’nın 46 ve devamı maddelerinde, kategorik olarak bu tür davaların belirsiz alacak davası olarak açılamayacağına ilişkin bir düzenleme bulunmadığı da göz önünde bulundurulduğunda, kanun koyucunun amaçlamadığı bir sonuca ulaşmanın isabetli olduğundan söz edilemez.

41. Belirtilen nedenlerle, davacı şirketin davaya konu taleplerinin belirsiz alacak davasına konu olabilecek nitelikte olduğu ve dava tarihi itibariyle zararın miktar ve değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenemeyeceği anlaşılmakla HMK’nın 107. maddesine uygun olarak, aradaki hukukî ilişkiyi ve asgari bir miktar veya değeri belirtmek suretiyle dava açabileceği sonucuna varılmıştır.

42. Bunun yanı sıra, somut olayda davacının iddia ettiği zararın varlığını ve miktarının tespiti açısından hukukî korunma sağlanması hususunda mahkemeye başvurmasında hâlihazırda korunmaya değer bir yararı bulunmaktadır. Bir başka ifadeyle, davacı hakkına kavuşmak için bir mahkeme kararına muhtaç konumda bulunduğundan, eldeki davayı açmasında hukukî yararı bulunmadığını kabul etmek mümkün değildir.

43. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, somut olayda, davacının delil tespiti raporuna bir itirazının bulunmadığı, zarar ve alacak miktarını tam ve kesin olarak belirleyebilecek durumda olduğu, belirsiz alacak davası açmakta hukukî yararının bulunmadığı, bu nedenle direnme kararının onanmasına karar verilmesi gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.

44. Mevcut bu durum karşısında, yukarıda belirtilen nedenlerle, Özel Dairece işin esasına girilip taraf delilleri toplanarak HMK’nın 46. maddesi nedeniyle davalının sorumluluğunun bulunup bulunmadığı yönünde inceleme ve değerlendirme yapılarak oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle direnme kararı verilmiş olması doğru görülmemiştir.

45. Hâl böyle olunca, Özel Dairenin “davanın hukuki yarar yokluğu sebebiyle usulden reddine” dair direnme kararının bozulması gerekmiştir.

IV. SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği direnme kararının BOZULMASINA,

İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesi gereğince kararın tebliği tarihinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 18.05.2022 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.